Read & Study the Bible Online - Bible Portal
Fyodor Dostoevsky

Fyodor Dostoevsky


Fyodor Mikhaylovich Dostoyevsky was a Russian writer, essayist and philosopher, perhaps most recognized today for his novels Crime and Punishment and The Brothers Karamazov.

Dostoyevsky's literary output explores human psychology in the troubled political, social and spiritual context of 19th-century Russian society. Considered by many as a founder or precursor of 20th-century existentialism, his Notes from Underground (1864), written in the embittered voice of the anonymous "underground man", was called by Walter Kaufmann the "best overture for existentialism ever written."

His tombstone reads "Verily, Verily, I say unto you, Except a corn of wheat fall into the ground and die, it abideth alone: but if it die, it bringeth forth much fruit." from John 12:24, which is also the epigraph of his final novel, The Brothers Karamazov.
... Show more
Ah! sempre la stessa musica![...] Sempre i doveri: ecco una parola che mi toglie il fiato. Un mucchio di vecchi stupidi in panciotto di flanella e di bigotte con lo scaldino e il rosario che continuano a cantarci negli orecchi: "Il dovere! Il dovere!" Eh, maledizione, il dovere è sentire quello che è veramente grande, il dovere è amare quello che è veramente bello, il dovere è non accettare tutte le convenienze sociali, con il cumulo di ignominie che ci impongono.
0 likes
Affermazione di libertà che lo innalzava nella stima di se stesso. Era come l'iniziazione al mondo, l'accesso ai piaceri proibiti. Non le piaceva il mare se non in tempesta, e l'erba se non quando era disseminata tra la rovine. Bisognava che potesse ricavare dalle cose una specie di profitto personale, e respingeva come inutile tutto quello che non contribuiva a riempire il suo cuore: di temperamento più sentimentale che artistico ricercava emozioni e non panorami.
0 likes
Halbuki bir erkeğin her şeyi bilmesi, birçok sahalarda elinden iş gelmesi, kadına ihtirasın kudretlerini, zarafet içinde yaşamayı, bütün sırların inceliklerini öğretmesi lazım değil mi? Bunun ise bir şey öğrettiği, bir şey bildiği, hayatta bir şey istediği yoktu ki! Karısını mutlu sanıyordu: karısı da ona bu kökleşmiş sükûnu, bu tasasız ağırlığı, ona kendisinin verdiği saadet yüzünden garez kesilmişti.
0 likes
Cosa c’è di meglio, in realtà, che starsene la sera accanto al fuoco con un bel libro in mano, mentre il vento sbatte contro le persiane e arde il lume della lampada?
0 likes
exaggerated speeches hiding mediocre affections must be discounted; as if the fullness of the soul did not sometimes overflow in the emptiest metaphors, since no one can ever give the exact measure of his needs, nor of his conceptions, nor of his sorrows; and since human speech is like a cracked tin kettle, on which we hammer out tunes to make bears dance when we long to move the stars.
0 likes
One must not touch idols; the gilt rubs off on one’s hands.
0 likes
Esta prohibición de verla era para él como un derecho a amarla.
0 likes
A man, at least, is free; he may travel over passions and over countries, overcome obstacles, taste of the most far-away pleasures. But a woman is always hampered. At once inert and flexible, she has against her the weakness of the flesh and legal dependence. Her will, like the veil of her bonnet, held by a string, flutters in every wind; there is always some desire that draws her, some conventionality that restrains.
0 likes
akşam rüzgâr pencereye vurur, lamba yanarken ateşin başına oturup bir kitap açmaktan daha tatlı ne var ki? Emma, iri iri kara gözlerini ona dikerek: — Değil mi?.. dedi. Léon devam ediyordu: — İnsan bir şey düşünmez, saatler akıp geçer. Hiç kımıldamaksızın, görür gibi olduğunuz ülkelerde dolaşırsınız; düşünceniz hayalle sarmaş dolaş olarak ayrıntılar içinde oynar, yahut serüvenlerin çevresini izler, şahıslara karışır; onların elbiseleri altında kendi kalbiniz çarpıyor sanırsınız.
0 likes
Et elle était ravissante à voir, avec son regard où tremblait une larme, comme l’eau d’un orage dans un calice bleu.
0 likes
nezaketine, fakirler de insaniyetine hayran oluyordu. Fakat onun içini hırs, öfke ve kin kemiriyordu. O düz kırmalı fistanın altında huzurunu kaybetmiş bir kalp gizliydi; o pek afif dudakları, gönlün ıstırabını anlatmıyordu. Emma Léon'a âşıktı; yalnızlığı araması da onu düşünüp haz duymak içindi. Onun kendisini görmek, hayalin verdiği zevki bozuyordu. Léon'un ayak seslerini duyunca yüreği çarpar, sonra karşısına çıkınca heyecanı geçip en sonunda hüzne dönen bir büyük hayretten başka bir şey duymazdı.
0 likes
Saadete rast gelinir bir gün, diye tekrarladı; ansızın, tam ümitsizliğe düşüldüğü bir günde. O zaman ufuklar aralanır, sanki, "İşte o!" diyen bir sestir bu. O kimseye içinizi dökmek, her şeyinizi vermek, her şeyi feda etmek ihtiyacını duyarsınız! Karşılıklı uzun uzadıya konuşmazsanız, birbirinizin içindekileri sezersiniz, birbirinizi rüyalarda görürsünüz. (Bunu söylerken kadına bakıyordu.) Nihayet, o kadar aranılmış olan bu hazine, şuracığa, karşınıza gelir, parıldar, kıvılcım saçar. Ama yine de tereddüt edilir, inanmaya cesaret edilmez, sanki karanlıktan birdenbire ışığa çıkmış gibi, insanın gözleri kamaşır.
0 likes
Elle aurait voulu que ce nom de Bovary, qui était le sien, fût illustre, le voir étalé chez les libraires, répété dans les journaux, connu par toute la France. Mais Charles n’avait point d’ambition
0 likes
The keeper, who is at once gravedigger and church beadle (thus making a double profit out of the parish corpses), has taken advantage of the unused plot of ground to plant potatoes there. From year to year, however, his small field grows smaller, and when there is an epidemic, he does not know whether to rejoice at the deaths or regret the burials.
0 likes
concupiscencia,
0 likes
Fakat iki türlü ahlak vardır, dedi; biri, küçüğü, göreneğe kaçanı, insanların ahlak dediği şey, durmadan değişen ve yüksek perdeden atıp tutan, saman altından su yürüten, şurada gördüğümüz budala toplantısı gibi, çıkarcıların ahlakı. Fakat öbürü, ebedi ahlak; etrafımızı saran peyzaj ve bizi aydınlatan mavi gökyüzü gibi, çepeçevre ve yukarda bulunan ahlak.
0 likes
Era uno de esos sentimientos puros que no estorban el ejercicio de la vida, que se cultivan porque son raros y cuya pérdida afligiría más de lo que alegraría su posesión.
0 likes
Kendi kendine: — Onu seviyorum ama, diyordu. Ne olursa olsun mutlu değildi, hiçbir zaman mutlu olmamıştı. Hayatın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin hemen bozulup çürümesi nereden geliyordu?.. Ama, bir yerlerde kuvvetli ve güzel bir insan, hem coşkunluk, hem de incelikle dolu kıymetli bir varlık, bir melek kılığı altında bir şair kalbi, gökyüzüne şairane düğün destanları söyleyen tunç telli bir rebap bulunsaydı, onunla tesadüfen niçin karşılaşmamalıydı? Ah, ne imkânsızlık! Zaten hiçbir şey böyle bir araştırmaya değmezdi; her şey yalan söylüyordu, her gülümsemenin altında sıkıntıdan bir esneme vardı. Her sevinç bir lanet, her zevk bir iğrenme gizliyordu ve en iyi öpücükler, dudaklarda gerçekleşmesi imkânsız daha yüksek bir şehvet özlemi bırakıyordu.
0 likes
Pero la denigración de las personas a quienes amamos siempre nos aleja de ellas un poco. No hay que tocar a los ídolos; su dorado se nos queda en las manos.
0 likes
Her desires, her sorrows, the experience of pleasure, and her ever-young illusions, that had, as soil and rain and winds and the sun make flowers grow, gradually developed her, and she at length blossomed forth in all the plenitude of her nature.
0 likes

Group of Brands